Gelecek mi?

Gelecek bizlere neler getirecek, bu aslında hepimizin merak ettiği bir muamma. Hepimiz kendi isteklerimiz doğrultusunda bir şeyler bekliyoruz, gelecekten. Kimisi hiç tatmadığı aile sevgisini beklerken, kimisi de hiç olmadık kalıpların içerisindeki kendisini bekliyor, geleceğinden. Kimisi çok fazla maddi imkan beklerken, bir yerlerde noel babayı bekleyen bile var. Oysa gelecekten beklentilerimiz bu kadar da ucuz olmamalı. Masumane olan bazı beklentiler hariç diyerek küçük bir düzeltme ile devam edersek.., Milyarlarca yıllık birikime sahip bir gezegenden beklenecek o kadar şey varken, neden hiç bir zaman sahip olamayacaklarımızı bekliyoruz. Beklentilerimiz para, güç, makam, mevki ve bitmek bilmeyen egolarımızın geriye kalanı.. Peki bunların hepsinin ismini değiştirsek, mesela paraya “herşey satın alabilirim” desek yada güç kelimesinin anlamını “istersem hepinizi ezerim, damarıma basmayın” olarak değiştirsek.! Belki de mevki kelimesinin anlamını değiştirmeliyiz, mevki değil de “ben buraya kolay gelmedim, göz dikenin gözünü oyarım” olarak değiştirsek… Bir düşünün, bu kelimelerin gerçek anlamlarının böyle olduğunu sadece bir kez düşünün. Emin olun alışmakta zorluk çekmeyeceğimiz tanımlar. Çünkü bir çoğusunu ya yaşıyoruz, yada yaşatıyoruz.. Sonuç olarak ruhundan ayrılmış hissiz bedenler, duygusuz bakan gözler ve yürüyen kemik parçasına dönüşüyoruz. Evet kas sistemimiz çalışıyor, bazen gülüyor, bazen de diğer insani ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz. Bekli de çalışma sistemine direkt olarak müdahale edemediğimiz tek sistem. Elimizden gelse onu da değiştiririz ya, neyse. Kısacası kendi bedeninde, başka kalıplara girmeye çalışan, olduğundan çok büyük görünmeye çalışan basit canlılarız. Peki gelecekten beklentilerimiz, bireysel değil de toplumsal olsaydı? Karun gibi zengin olmayı istemek yerine, herkes için eşit paylaşım istemiş olsaydık! Son basamağa çıkmak için birilerinin üzerine basmamızı dayatan sisteme bir kez olsun karşı çıkıp, ben değil o hak ediyor deyip sırtımıza alsaydık! Savaşı değilde, barışı istesek! Öğretilmiş cehalet yerine gerçekten bilgiyi “akla, mantığa ve vicdana ters düşmeyecek şekilde” istesek! Doğru olanı alkışlayıp daha iyi olması için teşvik ederken, sadece yanlışa karşı çıkabilsek mesela, hatta sonunda o yanlışı da düzeltmek için fikir birliği yapsak. Kötü olanı bırakıp, iyiyi seçsek mesela! Cümle arasına girip “hayat senin baktığın gibi tozpembe değil, aksine bundan daha acımasız” diyecek olan varsa, zaten hiç bir zaman bitmeyecek beklentileri, tüm artı ve eksileriyle kabul ediyoruz demektir. Yine cümle arasına girip “ama o dediğin de o kadar kolay olmuyor” diyecek olan varsa, ona şu cevabı verebilirim; “on binlerce yıllık insan yaşantısının en bilgili ve bilgiye en erişilebilir zaman diliminde bunları yapamıyorsak, zaten o gelecek bizim geleceğimiz olmuyor” demek, çok da ütopik bir cevap olmasa gerek. Tüm insanlığın ortak geleceği için verilmesi gereken cevaplar çok basit. Yoksa gelecek, hiç de iyi bir şekilde gelmeyecek. Geleceği bizim tercihlerimiz belirleyecek, arkası kesilmeyen egolarımız değil. O sadece kaybetmenin ilk ve en önemli adımı, tercih hepimizin..

Nereye gidiyoruz.!

Başlık sadece bir soru mu yoksa belirsizlik ifadesi mi? Aslında dünya olarak içerisinde bulunduğumuz durumu da göz önüne alırsak her ikisi de olabilir. Soru olarak düşünürsek, “günlük telaşlar ve zorunluluklar çerçevesinde her yere gidiyoruz” diye basit olarak tanımlamak gayet basit ve makul. Peki belirsizlik olarak düşünürsek, bu kadar basit bir cevabı vermek mümkün mü? Sanırım duruma nereden baktığımız ve nasıl algıladığımız ile alakalı.! Ama belirsizliğe nasıl bakar ki insan yada nasıl algılar? Aslında dışarıdan bakınca buna etken olabilecek çok fazla kriter var. Mesela eğitim, sosyal çevre, toplum baskısı ve diğer benzer olgular. İyi eğitimli yada kaliteli bir sosyoekonomik duruma sahip olanlar insanlar, ilk bakışta buna cevabı verebilecek insanlar olarak görülebilir ama aslında tam da karşılığı değildir. Basit bir örnek üzerinden bakarsak; topluma mal olan bir takım olaylarda, aklı başında olarak gördüğümüz bir çok insan o kadar dar ve sığ olabiliyor ki, buna karşı kırsalda yaşayıp aynı eğitim ve sosyal çevre denkliğine sahip olmayan bir insan çok daha mantıklı ve olması gereken cevapları verebiliyor. Bu da kişinin kendisini vicdani, ahlaki ve düşünsel olarak nasıl eğittiği ile alakalıdır. Dünyanın en iyi lisans üstü eğitimine sahip insanlar bile bir hayvan öldüğünde kafasını çevirip geçerken, amiyane tabirle “dağdaki çoban” o hayvan için üzülebiliyor. Yine basit örnekle devam edersek, mesela günümüz dünyasının kanayan yarası, kadına yönelik şiddet.! Toplumu yönettiği düşünülen insanlar gereksiz siyasi ve dini görüşlerle hiç bir anlam ifade etmeyen cümleler kurarken, pazarda limon satan “Fatma teyze, Ahmet amca” ise çok daha ahlaki ve vicdani olarak bakabiliyor, olaya. En başa dönüp “nereye gidiyoruz” dersek, soru olarak verecek basit cevaplarımız olsa da, felsefi olarak bakıldığında da çok farklı denkleme sahip karmaşık cevaplar çıkabiliyor. Basit olarak, nereye gidersek gidelim, gerçek olanla ve akla mantığa uygun olanla, birde vicdani olanla gideceğimiz su götürmez bir gerçek.

Kaçış mı.! Kimden yada Nereye?

Aslında bir çoğumuz biraz daha özgür olabilmek için uzaklaşmak istemiyor mu , klişe olandan. Bu kimi zaman iş, kimi zaman düşünceler olmaz mı, hatta bazen en yakınlarımız.! Peki nereye kadar kaçar bir insan! Düşüncelerimizi değiştirebilir miyiz? En yakınlarımızdan uzak kalabilir miyiz! Sanırım bu pek mümkün değil. Çünkü bir süre sonra kalite yalnızlık yerini düzenli bir yalnızlığa bırakıyor. Eğer bir tercih yada yol ayrımına gelmek istemiyorsak neyi istediğimizi iyi biliyor olmamız lazım. Daha minimal düzeyde yaşamak, küçük şeylerle mutlu olmayı bilip, elimizdeki imkanlar dahilinde şekillendirmemiz lazım, isteklerimizi. Her zaman en güzeline, en iyisine ve her istediğimize sahip olamayız. Çevresel faktörlerden daha az etkilenip, gördüğümüz herşeye sahip olmaya çalışıp, hiç olmadığımız kalıplara girmeye çalışmamalıyız. Kısacası mutlu olmak istiyorsak kim olduğumuzu ve imkanları bilip, isteklerimizi bunlar dahilinde gerçekleştirmeliyiz. Eğer bir takım kaçış yollarında daha fazla kaybolmak istemiyorsak, daha fazlası için değil mevcut olanla yaşayabilmeyi öğrenmek gerekir.!